Bir davranışın kültürel olup olmadığını nasıl anlayabiliriz?

BİR DAVRANIŞIN KÜLTÜREL OLUP OLMADIĞINI NASIL ANLAYABİLiRİZ?

Antik Yunanlıların kültüründe Sokrates ve Platon’un da ortak olduğu bir şey: Yani 40 yaşına gelmiş olgun bir erkekle henüz 10 yaşında olan, tek bir sakal teli bile çıkmamış bir çocuk arasındaki aşk, erotizm, seks ve ömür boyu süren dostluk ilişkidir. Dostluk ve çocuğun eğitimi ömür boyu sürer. Fakat seks ilişkisi çocukta tek bir sakal teli çıktığında sona erer.
Çocuğun ömür boyu eğitimine adanmış dostluk dolu bir erotik ilişkiydi. ( Michel Foucault)

Biz bu kültüre göre yetişse idik bize de bunlar normal gelecekti.

Biz bugünkü değerlere göre yetiştiğimiz için bunu anormal görüyoruz.

Kültürün zaman içinde aşama aşama değişmesiyle, belki 25. Yüzyılda antik yunan davranışları tekrar uygulanırsa bu o davranışın evrensel ancak bizim kültürümüze ters geldiği anlamına mı gelir?

Çocukla evlenmenin, insanları kurban etmenin, köleliğin, ölmesine seyirci kalmanın (Afrikada yapıldığı gibi) normal görüldüğü bir kültür de yetişse idik ister sürü psikolojisi yüzünden, ister kanıksamaktan olsun bu davranışları normal görecektik.

Bir davranışın insan doğasına uygun olup olmadığını nasıl anlayacağız?

yukarıdaki maddeler insan doğasına aykırı ise geçmişte nasıl oldu da uygulandı? Onlar insan değil mi idi?

Bir aslanın ceylan yemesi doğasına uygundur.

Bir insanın ortalama ağırlık kaldırma kapasitesi 25 kg ise bundan fazlasını taşıtmak insanın doğasına aykırıdır.

Bir insanın bünyesi maksimum 10 saat çalışmayı kaldırıyor ise insanı 10 saat'ten fazla çalıştırmak doğasına aykırıdır.

Ergenliğe girmeyen (genital anatomi ve fizyolojisi hazır olmayan) bir çocuk ile cinsel ilişki yırtılma, kanama ve enfeksiyon nedeniyle çocuğun ölümüne neden olabilir insanın bu nedenle doğasına aykırıdır(dikkat kültürüne/normuna/ahlakına demiyorum).

Not: Doğasına uygun kavramı doğru olmaya bilir. Anlatmak istediğim amacına uygun olması.

Ergün Sülek
E
1 kişi takip ediyor.
Misafir olarak yayınla
3
3 CEVAP

Bu gönderi evrensel etik ya da ahlak diye bilinen bir kavramın var olduğu varsayımından yola çıkıyor. Ancak evrensel ahlak diye bir kavram yok. İçinde bulunuğun şartlar altında kabul edilebilir ve edilemez şeyler var.

C Caner Dukkanci
C

Her canlının iki temel amacı bulunur: A) varlığını korumak ve sürdürmek, b) üremek ve soyunu sürdürmek. Bu iki temel amaç, kaynakların yetersiz olduğu ortamlarda diğer canlılarla etkileşiminde daima çatışmalara neden olur. Ancak, özellikle enerji değerli bir kaynak olduğundan, enerji ekonomisi canlının iki temel ihtiyacından sonra gelen en önemli gereksinimdir. Kaynakların yetersizliği ve enerjinin ekonomik kullanımı ihtiyacı, canlıları bir arada yaşamaya zorlar (tür içi ve türler arası) (örneğin, içgüdülerimiz enerjinin ekonomik kullanımının zorunlu sonucudur). Tür içi ve türler arası etkileşimin zorunluluğu, canlıların genlerinde, içinde bulundukları çevrenin ve popülasyonun ihtiyacı oranında empati genlerinin kazanılmasıyla sonuçlanmıştır (ayna nöronlar). Eğer ayna nöronlar olmasaydı, karşımızdaki canlıya empati kurmamız mümkün olmazdı. Empatinin en gelişmiş halini insanda görürüz ama daha ilkel şekillerine primatlarda rastlarız (bununla ilgili çok sayıda deney var). Önce ahlak ilkelerini tanımlamalıyız: sevgi, saygı, dürüstlük, doğruluk, iyilikseverlik, fedakarlık, hakkaniyet, vb. Ahlak ilkelerini toplumsal normlarla karıştırmayalım (evlilik kurumu, giyim tarzı, iletişim ritüelleri, vb.). Toplumsal normlar toplumdan topluma değişir ve genetik değildir; doğru veya yanlış da değildir. Ancak ahlak ilkeleri doğuştan gelir, 2+2'yi hesaplamaktan daha basittir, tüm insanlarda bulunur. Örneğin, karşı cinsle (veya hemcinsinizle) herhangi bir ritüele göre sözleşme yapmadan bir arada yaşamanız, bazı toplumlarda yanlış olarak değerlendirilirken, bazı toplumlarda doğru bulunabilir. Bu tür bir tercihin ahlakla ilgisi bulunmaz. Ama eğer eşinizi aldatırsanız, ahlaksızlık yaparsınız ve yanlış bir davranıştır. Çünkü bunun yanlışlığını kavramak genlerimize işlemiştir, kültürle bunu değiştiremezsiniz. Bir toplumda çıplak gezebilir, başka bir toplumda her yerinizi örtmeniz gerekebilir. Bunun ahlakla ilgisi bulunmaz, toplumsal normdur ve toplumlar da zamanla değişim gösterebilir ve bu normlar da değişebilir. İnsanlık tarihi bunun binlerce örneğiyle doludur. Bahadır Gürel

Ergün Sülek 3 ay

DUYGUSAL MEMELİ CANLILAR İnsanlarda ahlakın, davranışların ve kişiliğin oluşumunda aile ortamında büyümenin önemli bir etkisi vardır. Peki, bu durum hayvanlarda da geçerli midir? Memeli anneler yavrularını öylesine severler ki kendi bedenlerini emmelerine izin verirler. Memeli yavrularsa anneleriyle bir bağ kurabilmek ve onlara yakın kalabilmek için karşı konulmaz bir istek duyar. Yaban hayattaki buzağılar, kedi ve köpek yavruları eğer anneleriyle bağ kuramazlarsa uzun süre hayatta kalamaz. Memeli yavrularının anne bakımı olmadan hayatta kalamadığı düşünülünce, anne sevgisi ve güçlü anne bebek bağının tüm memelilerin ayırt edici ortak özelliği olduğu ortadadır. Psikolog Harry Harlow bir dizi ünlü (ve akıl almaz derecede acımasız) deney yürüterek çok önemli sonuçlara ulaştı. Deneylerde bebek maymunlar doğumdan kısa zaman sonra annelerinden koparılıp küçük kafeslerde yalnız bırakıldılar. Bebek maymunlara dolu süt biberonu olan, metalden yapılmış oyuncak bir anne modeliyle, üzerine yumuşak kıyafetler giydirilmiş ancak biberonu boş olan bir anne modeli sunulduğunda bebek maymunlar açlık pahasına bir parça beze sarılmayı tercih ettiler. Bebek maymunlar, John Watson ve Infant Care uzmanlarının anlayamadığı bir şeyi bilmektedir: Memeliler sadece yemekle yaşayamaz, duygusal bağlara da ihtiyaç duyarlar. Milyonlarca yıl önce evrim maymunları karşı konulamaz bir duygusal bağ kurma isteğiyle programlamıştır. Bunun yanında evrimin genlerimize kazıdığı kodlar yüzünden, duygusal bağların genelde soğuk metal nesnelerle değil yumuşak tüylü şeylerle kurulabildiğini varsayarız. (Aynı sebeple küçük çocuklar da kesici aletler» taşlar ya da ahşap bloklar yerine oyuncak bebeklere, battaniyelere ya da kokuşmuş eski paçavralara bağlanırlar.) Harlow’un denek maymunlarının duygusal bağ kurma ihtiyacı o kadar güçlüdür ki onları besleyen metal parçasını bir kenara bırakıp, bu ihtiyaçlarını karşılayabilecek gibi duran tek nesneye, kumaştan yapılmış modele yönelirler. Ne var ki bez parçasından yapılmış anne de ihtiyaçlarına cevap veremez ve minik maymunlar sürekli psikolojik ve sosyal sorunlar yaşayan nevrotik ve asosyal yetişkinlere dönüşürler. Sahip oldukları her türlü olanağa rağmen oyun oynamasını bir türlü beceremeyen bu yavrular, sürekli olarak oldukları yerde sallanmakta, yerlerde sürünmekte, sadece hastalık niteliğinde ritmik tekrarlayan hareketlerde bulunmaktadır. Bunların devamlı olarak parmaklarını ya da başka bir yerlerini emdikleri, umursamadan kendilerini yaralayabildikleri, zaman zaman kendilerine ve etrafındakilere karşı saldırgan olabildikleri saptanır. Bu yavruların genellikle çok ses çıkarmadıkları, ya da hırlamaya, ulumaya benzeyen seslerin ardındaki motiflerin pek sezinlenemediği belirtilmiştir. Araştırıcı bu bulduklarını, uzun süre hasta hanelerde, bakımevlerinde kalan çocukların gösterdikleri davranış bozuklukları ile oranlayarak aralarındaki önemli benzerliği göstermiştir. Ve ayrıyeten bu yalıtılmış maymunlardaki bulguların, çevresiyle çok bağlantı kuramayan otizm hastası çocuklardaki bulgulara çok benzediği söylenebilir. [Teber S. (1975). Davranışlarımızın Köken] Uzmanlar bir çocuğun ZİHİNSEL ve BEDENSEL gelişiminin yemek, barınak ve ilaç gibi temel gereksinimlerin yanı sıra DUYGUSAL ihtiyaçlarının karşılanmasına BAĞLI olduğunu belirtmektedir. FEDAKAR, EMPATİ(DUYGUDAŞLIK) KURAN CANLILAR Empati yapabilmek insanı insan yapan en önemli yeteneklerden biridir. Bu yetenek insanlar arasında sınırlı kalmaz ve hayvanlara yönelik de kullanılabilir. 1959 yılında, Russel Church “Diğerlerinin Acılarına Karşı Farelerin Verdiği Duygusal Tepkiler” başlıklı bir makale yayımlamıştır. Kollu bir pres (baskı) ile yiyecekleri almaları için fareler eğitilmiş, içlerinden birinin kollu presi kullandığında komşu bir farenin acı çektiğini fark ettiği ve bu hareketi yapmayı bıraktığı gözlemlenmiştir. [ Frans De Waal (2014). Empati Çağı] Fare yemek yerine arkadaşının acı çekmemesini tercih etmiştir, bu tutum empatinin ya da daha sofistike bir davranışın göstergesi olabilir. Dale Langford tarafından yapılan deneyde şeffaf cam tüplere konulan farelerin birine seyreltilmiş asetik asit içirilmiştir – araştırmacıya göre bu asit sadece bir karın ağrısına sebep olmaktadır. Asidi yutan fare duyduğu rahatsızlıkla gerinme hareketlerine başlamış ve bunu izleyen farelerden sadece acı çeken fare ile birlikte yaşayanlar acıyı kendisi hissediyormuş gibi daha duyarlı hale gelmiştir. Yabancı fareler ise bu durumdan etkilenmemiştir.[ Frans De Waal (2014). Bonobo ve Ateist] SEVDİKLERİNE BAĞLI KALAN CANLILAR Johan ve Rafia adlı iki karga hayatlarının büyük bölümünde aynı kafeste yaşamışlardır. Bir gün Rafia kafesten ayrılmış, geride kalan Johan sonraki günlerini inleyerek ve göğü tarayarak geçirmiş, birkaç hafta sonra ölmüştür. Bir başka örnek ise yaşlı bir kedi olan Diego ve genç sevgilisi Sarah’ın durumudur. Bu iki kedi yaklaşık 10 yıl boyunca yakın bir yaşam geçirmiş, Diego yaşlılık nedeniyle öldükten sonra Sarah genç ve sağlıklı olmasına rağmen yemeden kesilmiş ve iki ay sonra ölmüştür. Hayvanlar, sevgi, iyilikseverlik, fedakârlık gibi ahlak anlayışına sahip duygusal ve empati kuran canlılardır. İNSANLARDA AHLAK Yale Üniversitesi Çocuk Bilişsel Kavrama Merkezi'nde yapılan bir araştırma, 3-6 aylık bebeklerin yardımsever olan ve olmayan insanlar arasındaki farkı anlayabildiğini gösteriyor. Halen devam eden araştırmaya katılan bebeklerin yüzde 75'inin, yardımsever insanları tercih ettiği belirtiliyor. Araştırmada, 3-6 aylık bebeklerden, farklı davranışlar sergileyen kuklalar arasında seçim yapması isteniyor. Kuklalardan yardımsever olanlar, oyuncak dolu bir kutuyu açmaya çalışan bir başka kuklaya yardım ediyor. Kötü davranış sergileyen kuklalar ise kutuyu açmaya çalışan kuklanın işini daha da zorlaştırıyor. Sahneyi izledikten sonra bir seçim yapması istenen bebeklerin, yardımsever kuklaya doğru uzandıkları görülüyor. Araştırmayı yürüten Dr. Karen Wynn, kollarını hareket ettiremeyen, yaşça daha küçük bebeklerin bile yardımsever kuklaya daha uzun süre bakarak tercihini iyiden yana kullandığını ifade ediyor. Ön yargısız bir şekilde seçim yapılması istenildiğinde bebekler tercihlerini yardımsever insanlardan/kuklalardan kullandığı gözlemlenmiştir. ::: Peki, eğer insanlar doğuştan ahlaklı ve güzel davranışları getiriyorlarsa, evrendeki tüm bu şeytani ve kötü davranışlar nereden geliyor? Yine Yale üniversitesinde yapılan araştırmalara göre: Yetişkin insanlar birçok şeyi kendilerine benzeyen insanlarla paylaşma eğilimindeler. Bebeklere kraker veya kahvaltılık gevreklerden hangisini tercih ettiği soruluyor. Krakeri seçen bebeğe bu sefer kendisinden krakeri seçen bir kukla ile gevreği seçen bir kukla arasında seçim yapması isteniyor. Bebek kendisi gibi krakeri seçen kuklayı istiyor. Peki, kendileriyle aynı seçimi yapmayan kuklaya karşı tavırları olumsuz mu? Tekrar kuklalardan yardımsever olanlar(gevreği seçen), oyuncak dolu bir kutuyu açmaya çalışan bir başka kuklaya yardım ediyor. Kötü davranış sergileyen kuklalar(krakeri seçen) ise kutuyu açmaya çalışan kuklanın işini daha da zorlaştırıyor. Sahneyi izledikten sonra bir seçim yapması istenen bebeklerin %87’si bu sefer yardımsever kuklaya değil kendisi gibi krakeri seçen kuklaya uzandıkları gözleniyor. Bu şunu gösteriyor, kendi lehine bir ön yargı var. Benim gibi düşünen, benimle aynı tadı alanlara karşı oluşmuş olumlu bir tavır. Kendimize benzeyen insanları(kötüde olsa) tercih etme eğilimindeyiz. Yetişkin insanlar birçok şeyi kendilerine benzeyen insanlarla paylaşma eğilimindedirler. Bizden farklı gördüğümüz insan gruplarına karşı önyargılıyız. Biz gerçekten bazı yönlerden iç karartıcı ve bazı yönlerden de etkileyici ahlak davranışlarıyla hayata başlıyoruz. Çocuklara oyunda kendilerine kaç tane jeton alacaklarına, buna karşın diğer çocuklara kaç jeton verilmesi gerektiğine karar vermesi isteniyor. Çocuklar burada bencil davranıp kendilerine daha fazla jeton almayı tercih ediyor. Ancak çocuklar büyüdükçe 8 yaşlarında bu defa eşitliği seçmeye başlıyorlar. 9 ve 10 yaşlarında ise diğer çocuğa kasten daha çok jeton verildiği gözleniyor. Bu durum eğitildiklerinden dolayı kaynaklanıyor. Çocukların içlerinde olmasını istediğimiz tüm erdemli davranışlarla doldurabiliriz. Bizler bazı kötü davranışlarımızı önyargı ve bencilliklerimizi yumuşatmayı öğrenebilecek yeteneğe sahibiz. Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=Z4eGJq0rjw0 Bu deneyden çıkan özet kısaca, Fedakârlık, adalet, doğruluk, iyilikseverlik, sevgi, saygı vb. Ahlak ilklerimiz doğuştan/fıtri olarak tüm insanlarda bulunmaktadır. Ancak önyargılarımız(spor, din, siyaset, duygu vb. Benzerlikler) devreye girdiğinde bencillik, bağnazlık, kötülük, düşüncesiz, çıkarcı vs. Olabiliyor tarafsız değerlendirme yapmayabiliyoruz. Bu deneydeki istatistiklere göre önyargılarımız devreye girdiği zaman(eğer eğitimsiz isek) ahlaksızlığımız daha baskın gelmektedir. Bu karışımı içgüdüsel olarak içimizde barındırıyoruz. Eğitimle bu yönlerimizi daha da geliştirebiliyoruz. Ahlak doğuştan gelen, genlerimize işlemiş kültürle değişmeyen davranışlardır. İnsanın yalnızken de toplum içindeyken de sergilediği davranışlardır. Örneğin, eşinizi(ailenizi) aldatırsanız, ahlaksızlık yaparsınız ve yanlış bir davranıştır. Çünkü bunun yanlışlığını kavramak genlerimize işlemiştir, kültürle değişmez. TOPLUMSAL NORMLAR Toplumsal normlar toplumdan topluma değişir ve genetik değildir; doğru veya yanlış da değildir.

Ergün Sülek 3 ay

Ergün Sülek evrensel ahlak diye bir şey yoktur. Eğer evrensel ahlak olsaydı farklı zamanlarda farklı ortamlarda gelişen toplumlar tamamen aynı kuralları geliştirirdi. Ancak tamamen farklı ortamlarda yaşayan toplumlar farklı kurallar geliştiriyor. Ada topluluklarında kaynak az olduğu için yamyamlık olayının normal karşılanması buna bir örnek.

C Caner Dukkanci 3 ay

C Caner Dukkanci Hocam bu bahsettiklerinize zaten ahlak değil toplumsal norm olarak isimlendiriyoruz.

Ergün Sülek 3 ay

Ne dediğimizin bir önemi yok. İnsanların her durumda uyduğu evrensel bir kural dizisi yok, önemli olano. Yani olay tamamen göreceli bir durum.

C Caner Dukkanci 3 ay

Doğada amaç veya sabitlemiş "doğal" davranışlar yok. Öyle olsaydı, yeni koşullara uyum sağlayarak evrim geçirmezdik. Misal, yarasalar kollarını "amaç dışı" kullanarak uçamazdı veya kuşlar aynı şeyi gösteriş ve ısı kontrolü amacıyla çıkan tüyleriyle gerçekleştiremezlerdi. Cinsellik de sadece üreme amacıyla kullanılırdı; bonobo ve insan gibi türlerde sosyal iletişim parçası haline gelmezdi. Tırmanmak ve meyve yemek için gelişen ellerimizle de robotlar eşliğinde cerrahi müdahalelerde bulunamazdık.

Pedofilinin eski zamanlarda kabul görüyor olması, daha ziyade eğitim alarak sosyal hiyerarşide yükselmekle ilgili. Benzer bir uygulama Katolik Kilisesi'nde benzer nedenlerle uzun süre devam etti. Buradan çıkarılacak genel ders, insanların koşullara göre hiyerarşilerde yükselmek için bazı bedelleri ödemeye (veya çocuklarına ödetmeye), hatta suç işlemeye hazır oldukları. Belli ki bedeli ödemek, uzunca bir süre ahlak anlayışına baskın gelmiş, çünkü eski zamanlarda eğitimli olmak, tarlada çalışmaktan kurtulmak anlamına geliyordu. Zamanla kölelik, kadınların mülk edinememesi, çocuk işçiliği gibi zorunluluktan kabul gören uygulamalar da çeşitli baskılarla terk edildi. En önemli gelişme, eşit vatandaşlık ve herkesin can güvenliğinin garanti edilmesiydi.

Şimdilerde çeşitli çevrelerde hala cinsellik, kapalı kapılar ardında, bir yükselme ve ticaret aracı olarak kullanılabiliyor. Weinstein skandalında herkesin kendini temize çıkarmak ("aa, bilmiyordum") için attığı taklalar da ortada.

Bu arada toplumlar her zaman kendilerine fayda sağlayan davranışları kural haline getirmezler. Bazen yeniliklere kapalı olurlar, bazen mülkü korumak için akraba evliliği yaparlar, fazla bireyci davranıp topluluk içi güveni yok ederler vs. Hatta beslenme, grup aidiyeti, eksik bilgiyle karar verme gibi konulardaki evrimsel adaptasyonlarımız bile başımıza bela olabiliyor. "Doğal"lık veya "amacına/doğasına uygunluk" çok işlevli bir kriter değil. Yaygın, başarılı uygulamalardan, kıtlığın yarattığı zorunluluklara uyum sağlamaktan, bolluk durumunda kuralları güncellemekten, bunun için organize olmak gibi dinamik süreçlerden bahsedilebilir.

Tunç Kaldırım
T

tunç hocam öncelikle değerli yorumlarınızla ufkumu genişlettiğinizi söylemek istiyorum. Bunun için size müteşekkirim. yorumunuz çoğuna katılıyorum bir kısmına not düşme gereği duyuyorum. "Doğada AMAÇ veya sabitlemiş "doğal" davranışlar yok. Öyle olsaydı, yeni koşullara uyum sağlayarak evrim geçirmezdik. Misal, yarasalar kollarını "amaç dışı" kullanarak uçamazdı veya kuşlar aynı şeyi gösteriş ve ısı kontrolü amacıyla çıkan tüyleriyle gerçekleştiremezlerdi. Cinsellik de sadece üreme amacıyla kullanılırdı; bonobo ve insan gibi türlerde sosyal iletişim parçası haline gelmezdi. Tırmanmak ve meyve yemek için gelişen ellerimizle de robotlar eşliğinde cerrahi müdahalelerde bulunamazdık." Sabitlenmiş doğal davranışlar yok buna katılıyorum. Ancak amaç olmadığı konusunda size katılmıyorum. Örnek üzerinden sanırım kendimi daha iyi ifade edeceğim. Ağzımızın temel işlevi yemek yemek. Ellerimizin temel işlevi bir şeyleri taşımak, tutmak, tırmanmak vs. Ağzımızı temel işlevi dışında kullanabiliyoruz. Örneğin, öpüşme, gazoz açma gibi. Ağzımızı temel işlevi için olsun temel işlevinin dışında olsun bir AMAÇLA kullanırız. Bu amaç kimi zaman keyfi kimi zaman koşulların getirdiği zorlukları aşmak için koşula uygun hareket ederek gerçekleştirilir. Örneğin x nesnesini a noktasından b noktasına taşıyacağız ancak elleriimiz dolu ve bulunduğumuz koşulda ellerimizdekini de bırakamıyoruz(veya ellerimizi kaybettik) bu koşula uygun bir şekilde x nesnesini ağzımızla alır a noktasından b noktasına taşırız. Ancak ağzımızın taşıyabileceği bir sınır vardır Bu sınırı aşarsak ağzımıza zarar verir ve temel işlevinden de mahrum kalırız. ... "Doğal"lık veya "amacına/doğasına uygunluk" çok işlevli bir kriter değil. bunun için verdiğiniz örnek aksine işlevli olduğunu gösteriyor. Akraba evliliği soyun devamı açısından sorunlu olduğundan (popülasyon içi gen çeşitliliğini azaltma, zararlı genlerin baskınlaşarak etkinleşmesi vb.) canlının genlerini başarılı bir şekilde aktaramadığı için sorunludur. Eğer amacına/doğasına uygun davranılırsa zaten akraba evliliği yapılmaz. Bu cümlenizi şöyle değiştirirsek daha çok işlevli hale getirebiliriz. Salt, sabit amacına/doğasına uygunluk işlevli değildir ancak Amacına/doğasına uygunluk o şeyin amacına/doğasına zarar vermeyene kadar amacının/doğasının dışında kullanmakta doğasına/amacına uygundur. Tam ifade edemedim ama anladınız sanırım.

Ergün Sülek 3 ay

Ergün Sülek Amaçla işlev farklı şeyler. Amaç terimi, bilinçli bir tasarımı da çağrıştırıyor. Elbette sindirim sisteminin temel işlevinin değişmesi pek mümkün değil, ama mesela otçul canlıların uzun vadede etçil torunları olabiliyor (veya tersi). Dört ayaklı memelilere bakıp, "ön bacakların varlık amacı tırmanmaktır/yürümektir" veya "cinselliğin varlık amacı üremektir" denemeyeceğini kasdettim. O anki temel işlevi odur, ikincil kullanımları başkadır; zamanla değişebilir. Yani amaç teriminin yorumlanmasıyla ilgili bir mesele; temelde çok farklı şeyler söylemiyoruz. Ben uzun vadeli değişimleri de hesaba katıyorum. İkinci kısımda da benzer bir statik amaç/dinamik işlev ayrımı var. Üremenin "amacı", yeni ve tercihen sağlıklı nesillerin ortaya çıkmasıdır, diye düşünülebilir. Lakin, doğa bize "illa şöyle yap" demiyor, hatta "yap" bile demiyor... "kolaysa başka türlü yap" veya "yapmazsan yok olursun" şeklinde meydan da okuyor bir anlamda. Eşeyli üremek, karmaşık canlılar arasında yaygın bir yöntem; kolaysa kendini partenogenez ile klonla. Yapan canlılar var. Hatta ensest üreme ile çok saflaştırılmış ve çevresine mükemmel şekilde adapte olmuş, hastalık ve zayıflıklardan arındırılmış bir genetiğe sahip bir yabanarısı türünden bahsedildiğini hatırlıyorum (koşullar değiştiğinde muhtemelen başı belaya girecek). Canlıların uyguladığı stratejilerin hayatta kalma, sosyal istikrar gibi çeşitli seviyelerde değerleri var. Eğer bir değerler veya ahlak sistemi oluşturacaksanız, bunlardan feyz almak mümkün, ancak hem hayattaki dinamizmi hesaba katmak, hem de bir alandaki kuralları olduğu gibi diğer alana taşımamak gerekiyor (örn. Doğada acımasız rekabet var, o zaman toplum da öyle olmalı).

Tunç Kaldırım 3 ay

Çok basit bir şeyler diyeceğim. Kültür nedir? Neye göre kültür? Hangi açıdan bakıyoruz kültüre? Bir davranışın kültürel olup olmadığını anlamak için önce kültürün ne olduğunu bir ortaya koymamız gerekiyor. Eğer bunları tanımlamaya çalışırsak C Caner Dukkanci'nin dediği gibi şey karşımıza çıkacak. Kültüre ortak bir tanım bulamıyorsak bu zaten kültürün kendisinin evrensel olmadığını gösteriyor.

Ahmet İmamoğlu
A

Sorun kültür olayını ahlak olayından ayırarak sorun kültürdeymiş gibi davranmaktan kaynaklanıyor. Ahlak sosyal canlılarda o türün birlikte geçinebilmesi için oluşturulan yazılı olmayan kanunlar. Kültür ise şimdiye kadar sadece insanlarda görülen bir durum. Belli toplulukların kendi aralarında koydukları kurallardan adetlerine ve alışkanlıklarına kadar geniş bir alanı kapsıyor. Ancak o da ahlak gibi sosyal canlılar olmanın bir sonucu. Bu yüzden her kültürün kendi ahlak anlayışı var, çünkü ahlak kuralları içinde bulunduğu kültürün bir parçası.

C Caner Dukkanci 3 ay